Kıymetli okuyucularım!
Uzun bir aradan sonra, radyomuzun (radyogokturk.com) haber portalında, 2026–2027 eğitim-öğretim yılı boyunca devam edecek haftalık köşe yazılarıma bu hafta itibarıyla yeniden başladım. Okulların açık kaldığı dönem boyunca, her hafta bu köşede sizlerle buluşmayı arzu ediyorum.
Öncelikle şunu belirtmek isterim ki pazartesi akşamları Radyo Göktürk’te yayımlanan “KumSaati” isimli programın da yapımcısı olmam hasebiyledir ki burada yazabildiklerimi, olabildiğince dinleyicilerimle; radyoda konuştuklarımı da buradaki okuyucularımla paylaşmak murat ettiğim şeyler arasında.
Canlı yayınlarda kimi anlarda yutkunarak kendime uyguladığım oto-sansür nedeniyle, yorumlarımın daha bütüncül anlaşılabileceği bir mecranın daha olmasını önemsiyorum sanırım. Şimdi gelelim bu haftanın “Yazmazsam olmaz!” dedirten konusuna…
Öncelikle şunu belirtmeliyim: İslam kültüründe yedi rakamına atfedilen anlamların da etkisiyle olabilir elbet… Bendeniz, insan deneyimini yedi temel izlek üzerinden düşünüyor ve yorumluyorum.
Bu izlekleri psikoloji, tasavvuf ve başka düşünce geleneklerindeki kavramlarla karşılaştırıyor; aralarındaki benzerliklerden kişisel bir sentez oluşturarak yorumumu ortaya koyuyorum.
İnsanoğlunun, yani yaklaşık 300 bin yıllık geçmişi bulunan modern insanın, fevkalâde karmaşık ve hayranlık uyandıran varoluşu boyunca sergilediği duygu, düşünce ve davranışlarını, bana göre, bu yedi kapsayıcı başlık altında değerlendirmek mümkün.
Elbette bunlar bilimsel olarak kesinleşmiş yedi evre değil; benim insanı ve toplumsal olayları anlamlandırırken başvurduğum düşünsel izlekler.
Son KumSaati programımda da değindiğim bu yedi başlığı, isterseniz önce birlikte hatırlayalım:
- İhtiras ve Hırs
- Güç ve Tahakküm
- Sorgulama / Kriz
- Yalnızlaşma / İnziva
- Kabulleniş / Arınma
- Aşk / Evrensel Sevgi
- Anlam Arayışı / Bilgelik-Ulaş
Evet… Geçmişte olduğu gibi günümüzde de insan davranışlarıyla toplumsal olaylar arasında bu temalar üzerinden ilişkiler kurulabileceğini düşünüyorum.
Bu hafta sizlerin dikkatini özellikle ikinci, üçüncü ve dördüncü başlıklara çekmek istiyorum.
Güç ve Tahakküm, Sorgulama ve Kriz, Yalnızlaşma ve İnziva…
Bu üç izlekten hareketle Halk TV’ye kayyum atanması meselesini ele alalım ve kendiliğinden ortaya çıkan sorulara cevapları birlikte arayalım.
İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yürütülen bir yolsuzluk soruşturması kapsamında, ilgili şirketlerin yönetimine TMSF kayyum olarak atandı. Halk TV’nin yayınları da durduruldu.
Mesele tam da bu noktada başlıyor zaten…
Bu karara itiraz edenlerin zihninde şu soru beliriyor:
“Kanuni olabilir ama hukuki mi?”
Özellikle bu soruyu sormamıza neden olabilecek, toplumsal hafızamızda pek çok örnek var. Bir tanesini burada, kolay anlaşılabilmesi adına, bendeniz örneklendireyim; izin verirseniz…
İmar mevzuatına aykırı yapılaşmalara, sonradan çıkarılan kanuni düzenlemelerle belirli haklar tanınabildiğini biliyoruz. Gecekondulara önce tapu tahsis belgesi, ardından belirli koşullarda tapu verilmesi de bunun örneklerinden.
Böyle bir düzenlemenin kanuni dayanağı bulunabilir. Ancak aynı yola tevessül etmeyen, imkânsızlıklar içinde yaşam mücadelesi verirken kurallara uymaya çalışan insanlarımızı düşündüğümüzde, bu uygulamanın hakkaniyetli olup olmadığını da sorgulamaz mıyız?
Demek ki bir düzenlemenin kanuna uygunluğu ile adalet ve hakkaniyet bakımından değerlendirilmesi her zaman aynı tartışma değildir.
Öyle değil mi?
Ayrıca… Ekrem İmamoğlu’nun Silivri’deki savunmasının başlayacağı günün sabahında, bir şafak operasyonuyla Halk TV’ye kayyum atanmasının zamanlaması sizce de manidar değil mi?
İşte şimdi, bu sorulardan hareketle üç izleğimize dönelim.
Güç ve Tahakküm
Bu aşamada, gücü elinde bulunduran iradenin temel motivasyonu; kontrolü elde tutmak, kendi otoritesini ve anlatısını topluma kabul ettirmek olabilir.
Muhalif veya alternatif ses çıkaran medya kuruluşlarının TMSF yönetimine geçmesi, gazetecilere yönelik gözaltı ve tutuklama kararları, basın özgürlüğü konusunda ortaya çıkan tartışmalar…
Bütün bunları, gücü elinde bulunduran iradenin kamusal alan üzerindeki kontrolünü genişletme arzusuyla ilişkilendirmek mümkün değil midir?
Benim “Güç ve Tahakküm” izleğiyle sorgulamak istediğim tam da budur.
Sorgulama ve Kriz
Güç ve tahakküm ilişkisinin diğer tarafında ise birey ve toplum vardır.
Halk TV’ye kayyum atanması kararına tepki gösteren, haber alma hakkının engellendiğini düşünen vatandaşlar, bağımsız barolar ve basın örgütleri için bu durum bir sorgulama ve kriz alanı oluşturmaktadır.
Burada ikinci ve üçüncü izlek arasındaki ilişkiyi “eyleme dönüşen idrak” olarak tanımlamak istiyorum.
Yani bir tür etki-tepki refleksi…
İnsan, karşılaştığı bir uygulamayı sorguluyor; onu kendi adalet anlayışıyla karşılaştırıyor ve gerektiğinde itiraz etme ihtiyacı duyuyor.
Bu noktada soralım:
Ortada hukuken ve vicdanen sorgulanması gereken bir durum yok mudur sizce de?
Yalnızlaşma ve İnziva
Gelelim üçüncü izleğimize…
Bu temanın içinde toplumsal kanıksama, sessizleşme ve yalnızlık da bulunuyor.
Son dönemde çeşitli medya kuruluşlarının yönetimine kayyum atanması, haber alma özgürlüğü bakımından tartışılmaya devam ediyor. Halk TV de bu gelişmelerin son örneklerinden biri oldu.
Geçmişte medya dünyasında yaşanan el değiştirmeleri de hatırlayalım. Aydın Doğan, Dinç Bilgin, Mehmet Emin Karamehmet, Cem Uzan ve Turgay Ciner gibi isimler etrafında şekillenen süreçlerin üzerinden yıllar geçti.
Toplumsal hafızamızda bu olayların ne kadarı kaldı acaba?
Belediyelere, gazetecilere ve televizyonlara yönelik operasyonlar, yasaklar ve müdahaleler… Bütün bunların tekrar tekrar yaşanması, toplumda bir tür hissizleşme ve kabuğuna çekilme dürtüsü doğuruyor olabilir.
Birey, kamusal alandan uzaklaşarak kendi küçük dünyasına sığınmayı seçebilir.
Sesini yükseltmekten çekinen, olayları sessizce izleyen bireylerin bu davranışını belki de “içsel inziva” olarak yorumlayabiliriz.
Belki şu somut örnek, anlatmak istediğim düşünceyi zihninizde canlandırabilir.
25 Mart 2009 tarihinde, Büyük Birlik Partisi Genel Başkanı merhum Muhsin Yazıcıoğlu ve beraberindeki beş kişinin hayatını kaybettiği helikopter kazasını hatırlayalım.
Helikopterde bulunan İhlas Haber Ajansı muhabiri İsmail Güneş, kazadan sonra yaralı hâlde hayattaydı. 112 Acil Servis ile telefon görüşmesi gerçekleştirmiş, yardım istemişti.
O görüşmelerin kayıtları daha sonra haberlerde yayımlandı. Ben de o günlerde gazetecinin konuşmalarını radyo yayınlarından takip ettiğimi hatırlıyorum.
Arama kurtarma çalışmalarının neden geciktiği, enkazın bulunması sırasında yaşanan aksaklıklar ve olayın bütün yönleriyle aydınlatılıp aydınlatılmadığı yıllardır tartışılıyor.
Bugün dahi soruşturmanın devam ediyor olması, olayın kamuoyu vicdanında neden hâlâ yer tuttuğunu gösteriyor.
Nitekim Adalet Bakanı Akın Gürlek, 2026 yılında yürütülen soruşturma kapsamında yeni adli işlemler başlatıldığını açıkladı.
Burada benim sormak istediğim soru şu:
İsmail Güneş’in kaza sonrasında hayatta olduğu biliniyorken, arama kurtarma çalışmalarındaki gecikmelerin sonuçlara etkisi yeterince aydınlatılabildi mi?
Ve daha önemlisi…
Böylesine acı olayların, yıllar geçmesine rağmen bütün yönleriyle açıklığa kavuşmadığını düşünen bir toplumda, adalete duyulan güven nasıl etkilenir?
İnsanlar, kendi haklarını ararken de benzer engellerle karşılaşacakları düşüncesine kapılmazlar mı?
İşte burada “öğrenilmiş çaresizlik” dediğimiz kavramı hatırlıyorum.
Acılarının, kayıplarının ve uğradıklarını düşündükleri haksızlıkların peşine düşen insanlar, sonuç alamadıklarına inandıklarında mücadelelerinde yılgınlığa düşebilirler.
Böylece birey, toplumun ortak meselelerinden uzaklaşarak kendi küçük dünyasına çekilmeye başlayabilir.
Benim “Yalnızlaşma ve İnziva” başlığıyla ilişkilendirdiğim toplumsal davranış da budur.
Şimdi yeniden güncel meselemize dönelim…
Tam da Ekrem İmamoğlu’nun Silivri’deki savunmasının başlayacağı sabah, Halk TV’ye kayyum atanmasının zamanlamasını sorgulamak yersiz midir?
Kendimizi inanç dünyamızda nasıl tanımlarsak tanımlayalım; muhafazakâr, seküler, laik veya deist…
Bir soru daha bırakalım ortaya:
Bu olup bitenler, “Hak’tan reva mı?”
Bu yazı kaleme alınırken Ekrem İmamoğlu’nun Silivri’de başlayan dört günlük savunması henüz sona ermemişti.
Savunması tamamlanmadan, siyasi gelişmelere ilişkin kanaatimin bir kısmını şimdiden paylaşmak istiyorum.
Yaklaşan genel seçimler öncesinde, siyasi rekabetin sınırları ve muhalefetin geleceği üzerine düşündüren başka bir açıklamayı da hatırlatmak isterim.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 13 Nisan 2026 tarihinde sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada, Türk demokrasisinin önümüzdeki dönemde hak ettiği olgunlukta, kalitede ve vizyonda bir ana muhalefete kavuşacağına inandığını ifade etmişti.
Peki, iktidarın demokrasimizin hak ettiği muhalefete ilişkin bu söylemi sizlere de sorgulanmaya değer gelmiyor mu?
İktidarlar, problemli gördükleri alanlarda imar, ıslah, inşa ve ihya çalışmaları yaparlar. Bu çalışmaların sonuç vereceğine inanmalarında da bir mahsur yok elbette.
Ancak burada söz konusu olan, iktidarın siyasi rakibi durumundaki muhalefettir.
Demokratik bir düzende iktidarla muhalefet yarış içinde olabilirler. Birbirlerini eleştirebilir, politikalarını ve uygulamalarını sorgulayabilirler.
Fakat muhalefetin nasıl şekilleneceğini belirleyecek asıl irade kime aittir?
Muhalefetin kendi iradesinin de üzerinde bir yeniden inşa gayreti mi söz konusu olacaktır?
Cumhurbaşkanı’nın açıklamasını okuduğumda zihnimde beliren sorulardan biri de budur.
Bütün bu gelişmeleri yan yana getirdiğimde, siyasi rekabetin giderek farklı bir mecraya sürüklendiğine ilişkin kanaatim güçleniyor.
Ve zihnimde yıllardır bildiğimiz bir siyasi slogan yankılanıyor:
“Durmak yok… Yola devam!”
Bu retoriğin sahipleri, bugünleri için söylemiş olamazlardı herhâlde…
Ancak… Mukadderattan kaçılmaz!
Bu arada, siyaseten “çürüsün!” diye içeride tutulduğunu düşündükleri isimleri öylesine büyüttüler ki istemeden… Küçülttükleri(!) CHP bile bunu başaramazdı.
Neyse…
Değerli dostlar, sevgili okuyucular!
Bir dahaki hafta, ülkemizin gündeminden veya zihnimde öne çıkan başka bir konu üzerinden yeniden buluşuncaya dek…
Sevgiyle kalın!
A. İhsan Gözlü







